Ertuğrul Özkök: En büyük patronun çocuğu 14 Mayıs’ta ne kadar terleyecek?

Ertuğrul Özkök, “Pazar Mektubu” başlığı altında,  yazdığı ve “newsletter” olarak paylaştığı yazısında bugün, “Louis Vuitton- Moet&Hennesy” grubunun en büyük hissedarına değindi. 

Özkök, “Cumhuriyetimizin 100’ncü yılında Büyük Millet Meclisi’mizin kuruluşunun 100’ncü yılında hepinize mutlu bir 23 Nisan günü diliyorum.14 Mayıs akşamı terleyen epey siyasetçi ve patron göreceğiz… Oy verirken size düşen ise sadece ve sadece Cumhuriyetimizin 100’ncü yılında ülkemizi nerede görmek istediğinize karar vermek.” düşüncesini dile getirdi.

Özkök’ün “En büyük patronun çocuğu 14 Mayıs’ta ne kadar terleyecek?” başlıklı yazısı şöyle: 

En büyük patronun çocuğu 14 Mayıs’ta ne kadar terleyecek?

Ülkenin en zengin çocuğu…

Henüz 30 yaşında, ama babasının işinin başında.

Üzerinde Dior takım elbise var.

Altında Loro Piana espadriller…

Yeniden tasarladığı mağazasının üçüncü katında merdivenlerden aşağı bakarken yanındakilere soruyor:

“Bakın bakayım terlemiş miyim?”

Bu çocuk deodorant nedir bilmez mi yahu?

Sizin içinizden de “Böyle bir mağazada sorulacak soru mu” diye geçmiştir tahmin ederim.

Normaldir… Değeri en az 12-15 bin dolar (Dünkü Tahtakale kurları ile 315 bin TL)  olan bir Dior takım elbisenin içinde terlemek hoş bir şey değil…

“Bu çocuk deodorant nedir bilmez mi” diye sorabilirsiniz…

Haklısınız diyeceğim ne var ki, kendi verdiği cevabı okuyunca bu soruyu niye sorduğunu da daha iyi anlayacaksınız.

Ama önce bu 30 yaşındaki patron çocuğunun kim olduğunu, bir de babasının kim olduğunu yazayım. 

Çocuğun adı Alexandre Arnault.

Babasının adı Bernard Arnauld…

LVMH, yani “Louis Vuitton- Moet&Hennesy” grubunun en büyük hissedarı.

Sahibi yani…

Bloomberg Dünya Milyarder Endeksi’nde, Elon Musk’ı tahtından indirip, dünyanın en zengin insanı koltuğuna oturmuş kişi.

Audrey Hepburn’ün Tiffany’de Kahvaltı’sındaki o dükkânda

Alexandre Arnault şu günlerde, LVHM grubunun dünya çapında en önem verdiği bir prestij işinin başında…

Şirket 2021 yılında dünyanın bir numaralı mücevher markası sayılan Tiffany’i 16 milyar dolar karşılığı satın aldı.

Tiffany’i mücevher satın alamayanlar da bilir.

Audrey Hepburn’un oynadığı “Tiffany’de Kahvaltı” filminde gördüğümüz o mücevher dükkânı.

O filmi “Moon River” adlı şarkısı ve bir de Hepburn’ü, üzerinde siyah bir Givenchy rob, Oliver Goldsmith siyah gözlükleri ve elinde köşedeki kahveden alınmış karton bardaktaki kahvesiyle bir moda ikonuna dönüştürmüştü.

Tabii filmin senaryosunu çok sevdiğim Truman Capote’un yazdığını da unutturmamalıyım.

Modern işletmecilik ve gazeteciliğin geldiği yeri gösteren terleme sorusu

LVHM Manhattan’daki bu ikonik mağazayı yeniden tasarladı ve 28 Nisan günü açıyor.

Mağazanın yeniden tasarımında başrolü 30 yaşındaki bu patron çocuğu yüklendi.

Geçen hafta New York Times’ın bir muhabirine mağazayı bizzat kendisi gezdirdi ve gazete bugün bunu yayınladı.

Bence modern iş ve marka yönetimi ile modern gazeteciliğin geldiği noktayı gösteren bir ders gibiydi bu tam sayfa yazı.

Ama önce başlıktaki soruda yarattığım merakınızı gidereyim.

Zengin patron çocuğu: Bir bakın terli miyim?

130 milyar dolara yakın serveti olan ve şu an dünyanın en başarılı şirketi kabul edilen böyle bir grubun sahibinin oğlu, babasının yerini almak için ne kadar terlemeli?

Alexandre Arnauld, New York Times yazarına “Bir bakın terli miyim?” diye soruyor.

Onu beklemeden cevabını da bizzat kendisi şöyle veriyor:

“Hayır hiç terlemedim. Çünkü etrafımda öyle iyi bir profesyonel kadro var ki, benim terlemem gerekmedi…”

Aklıma bayram sırasında birlikte olduğum Hürriyet’teki patronum Aydın Doğan’la yaptığım bir tartışma geldi.

Aydın Doğan’la kapıdaki patron arabası tartışması

Hürriyet’teki patronum Aydın Doğan , çok başarılı bir “kendini var etmiş” patron kuşağının en başarılı temsilcilerinden biri.

Onun kanunları vardır:

“EBITDA( Faiz Amortisman öncesi Vergi kâr)  değil, cebine giren para önemlidir…”

Bir de şu ilkesi vardır:

“Patronun arabası holdingin önünde duracak ki çalışanlar onun da çalıştığını anlasın…”

Benim anlayışım ise hep farklıydı:

“Şirketini uzaktan yönetemeyen yönetici odasında oturduğu zaman da iyi yönetemez…”   

Benim tezim epidemi sırasında denendi ve fena sonuç da vermedi.

Aydın Bey ise kendi tezinde hâlâ ısrarlı.

Ben Dior elbise giymiyorum ama yine de terlemiyorum

Onun için “alınteri” ve “terlemek” önemli.

Bense Dior takım elbise giymiyorum. Üzerimdeki her şey yerli marka.. Ama hep iyi yöneticilerle çalıştım ve dolayısıyla terlemem gerekmedi.

Tabii bunda kullandığım deodorantın katkısı da yoktur diyemem.

Bana göre Aydın Bey’in en büyük başarısı, klasik patronluk vasıfları yanında, vizyoner olması ve kızlarını vizyoner birer insan olarak yetiştirmesiydi. 

Lüks markalar petrol krizinde batarken terletmeyen yatırımlar

Neyse ben bu yazıdan çıkardığım derslere döneyim.

Bernard Arnault’un en büyük özelliği terlemesi değil, vizyonerliğiydi.

1970’li yıllarda bütün lüks markalar petrol krizinin etkisi ile büyük zorluklarla karşılaştığı günlerde  o bu markaları tek tek topladı.

Bugün Manhattan’da Beşinci Cadde’ye çıktığınızda neredeyse her 5 mağazadan biri onun markası.

Sadece o cadde veya herhangi bir başka ülkenin en zengin caddesinden örnek vereyim:

Dior, Celine, TAG Heuer, Bulgari, Fendi, Sephora…

Buna Louis Vuitton’u, Moet&Chandon, Veuve Cliquot, Krug, Dom Perignon şampanyalarını, Chateaux Cheval Blanc ve Chateua d’Yquem şaraplarını, Hennesy konyaklarını, Glenmorangie ve Ardberg viskilerini, Belvedere votkalarını ve daha saymakla bitiremeyeceğim markaları ekleyin.

Vitrinleri taşlanırken yüzde 17 büyüme açıklamak nasıl bir şey?

Bu markaları batmakta oldukları günlerde toplayıp, bir dünya lüks imparatorluğu kurup, ekonominin yazılmış bütün kanunlarını tarumar etmek…

Bütün dünyanın enflasyonla, savaşlarla, göçmen sorunları ve çevre kirliliği ile mücadele ettiği, Fransa’da işçi ve memurların emeklilik yaşının 64’e çıkarılmasına karşı verdiği mücadelede vitrinlerini hedef yaptığı şu önceki hafta ilk çeyrek sonuçlarını açıkladı.

Yüzde 17 büyüme…

Övünülecek bir şey mi?

Bir sosyalist için asla övünülecek bir şey değil.

Ekonominin dibe vurduğu bir dönemde lüks tüketimin yüzde 17 büyümesi, gelir uçurumunun apaçık bir ispatı.

Ama vizyoner ve marka yönetimi açısından bakarsanız…

Patronun ve yöneticilerin primi, analarının ak sütü gibi bile olmasa da hak ettikleri bir sonuç değil mi…

Neyse soğan cücüğünün en gözde seçim malzemesi olduğu şu seçim ortamında böyle tehlikeli tarlalara girmeyeyim, sadece gözlemci kalıp yazmaya devam edeyim.

14 Nisan akşamı Paris’te bir konserin locaları

Gelin Sultanahmet Camii’nin miting meydanına çevrilen avlusundan hep birlikte Paris’e bir uzanalım.

14 Nisan akşamı…

Louis Vuitton Vakfı’nın oditoryumu o akşam olağanüstü bir olaya sahne oluyor.

Sahnede Jay Z var.

2017’den beri ilk defa solo olarak sahneye çıkıyor.

Salonda Fransa’nın eski ve yeni kültür bakanları var.

Localardan birinde Rihanna, A$AP Rocky ve  Beyonce oturuyor.

Jay Z bu konseri sırf Andy Warhol ve Jean Michel-Basquiat’e saygı için veriyor.

Hayat tarzlarını sanata çeviren insanların yılını görmek 

Çünkü bu yıl, sadece sanatlarını değil, kendi tarz ve yaşam biçimlerini sanat haline getiren insanların yılı.

Warhol, Basquiat, David Bowie…

Aynı sırada Pompidou Müzesi’nde Serge Gainsbourg’un evi ve odası sergileniyor.

Hayatlarını sanat haline getiren insanlar bunlar.

Ve Arnault’nun Louis Vuitton Vakfı bu trendi herkesten önce yakalamış.

Paris’te ünlü mimar Frank Gehry’nin tasarladığı Louis Vuitton müzesinde Warhol-Basquiat sergisi açıldı.

Yeni Tiffany mağazasının girişindeki tablo kimin?

28 Nisan’da Manhattan’da açılacak yeni Tiffany binasının girişinde ise Basquiat’nın bir tablosu bulunacak.

İçerde Damien Hirst, Jenny Holzer, Richard Prince, Rashid Johnson gibi sanatçıların eserleri de olacak.

Modern sanat artık markaların ayrılmaz parçası…

(Bunu bizde anlayan ilk patronlardan biri de Mudo mağazalarının kurucusu Mustafa Taviloğlu’dur. Şimdi yıllardır topladığı modern sanat eserlerini sergilemeye hazırlanıyor.)

Terlemeyen patron nesli bunu çok iyi anladı ve öncülüğü bırakmıyor.

Patronun en büyük korkusu: Succession’ın 5. sezonu olmak

Peki bu öncü aileyi bekleyen en büyük tehlike ne?

Tabii ki Murdoch ailesini anlatan “Succession” dizisinin beşinci sezonu haline gelmek.

Var mı böyle bir tehlike?

Gelin bu dünyanın en zengin ailesine biraz daha yakından bakalım.   

Arnault’un beş çocuğu var…

Üçü erkek ikisi kız.

Erkekler neredeyse birbirinin kopyası.

Beş çocuk her ay grubun Paris’teki Montaigne Caddesi’nin 22 numaralı binasında babalarıyla bir araya geliyor ve şirketlerin durumunu konuşuyor.

Beşi de Paris’in en zengin semtinde birbirinin komşusu olacak kadar yakın oturuyor.

Her gün birbirleriyle defalarca konuşuyorlar.

Babalarının her gezisine çocuklardan biri mutlaka katılıyor.

Babasının yerine kim; terlemeyen çocuk mu?

Tek amaçları Murdoch ailesini anlatan Succession dizisinin beşinci sezonu haline gelmemek.

Dedikodulara bakılırsa, 30 yaşındaki Alexandre Arnault, New York Tiffany’nin yeniden tasarımındaki bu başarısı ile  küçük de olsa bir öncelik almış olabilir.

Zaten şimdiden Tiffany’nin  İcra Kurulu Başkan Yardımcısı konumunda.

Tabii ki durumu zaman gösterecek.

Babalarının daha 74 yaşında ve işin başında olduğunu da unutmamak gerekir.

Ombudsmana ihbar: Yazıda 24 ticari marka ismi geçiyor

Gelelim bu uzun yazının son noktasına…

New York Times’ın bu konudaki yazısının bir de modern gazetecilik anlayışı bakımından verdiği ders var.

Özellikle de kafası 1970 solculuğunda kalmış medya ombudsmanları bakımından önemli bir tartışma konusu bu.

Üşenmeden saydım.

New York Times’ın Tiffany yazısında 24 ticari marka ismi geçiyor.

Bunun yanında 10’dan fazla sanatçı ismi var.

Hanutçuluk ve marka reklamı mı diyeceğiz?

Günümüz medya ombudsmanlarının en düşman olduğu şey  yazılarda ve haberlerde “marka adının” geçmesidir.

Bunu anında “gizli reklam” ve “hanutçuluk” olarak görürler ve baya da puan toplarlar.

Oysa markalar artık günlük hayatımızın vazgeçilmez parçaları.

Zaten bir çok marka kullandığımız ürünün adı haline gelmiş vaziyette.

Mesela iPhone…

Mesela iPad…

Yazıyı şöyle bitireceğim.

Giritli partizanlar, Louis Vuitton yılbaşı vitrininde 

Modern hayat, modern işletmecilik, modern medya artık geri dönüşü olmayan büyük bir dönüşüm içinde.

Bunu anlamayanlar maalesef, İkinci Dünya Savaşı’nın bittiğinin farkında olmayıp, saklandıkları ormanda savaşa devam eden Japon askerleri ile Girit dağlarında direnmeye devam eden partizanlar gibi kaldılar.

Tonton…

Sempatik  nostaljik birer tonton…

Bekleyin onların da modern sanatın objeleri haline gelmeleri de yakındır…

Bir Louis Vuitton mağazasının yılbaşı vitrinlerinde Japon sanatçı Yayoi Kusama’nın harika birer tasarımı olarak görebiliriz…

Ben de onlar üzerine harika yazılar yazarım.

14 Mayıs günü epey terleyen siyasetçi ve patron göreceğiz

Cumhuriyetimizin 100’ncü yılında Büyük Millet Meclisi’mizin kuruluşunun 100’ncü yılında hepinize mutlu bir 23 Nisan günü diliyorum.

14 Mayıs akşamı terleyen epey siyasetçi ve patron göreceğiz…

Oy verirken size düşen ise sadece ve sadece Cumhuriyetimizin 100’ncü yılında ülkemizi nerede görmek istediğinize karar vermek.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir