‘Yaralı olmak bizi mağlup da yapabilir galip de’

Haber gorseli

ÜMRAN AVCI – Vildan Külahlı Tanış; gündelik hayatta görmezden gelinen, girdiği yükün altında ezilen, bazen tam da bu nedenlerle kendi duygusal dünyalarındaki fasit dairede yönünü kaybedenleri “Civarda Kaybolanlar” kitabında hikâye etti. Eser, 2026 Fakir Baykurt Öykü Ödülü’nde Yayımlanmış Öykü Kitabı dalında ödüle layık görüldü. Seçici kurul; yazarın “Öyküsü için seçip kaleminde yeniden yarattığı bireylerin sıradan görünümlü gündelik yaşam kesitlerini, o yaşamların doğal akışı içinde son derece rahat bir dil, akıcı bir anlatımla” öyküleştirdiğine dikkat çekti. 

■ “Ben dikenlerin içinden çıkmış bir yazarım” diyen Fakir Baykurt adına verilen ödülün bu yılki kazananlarından biri oldunuz. Bu sizin büyük üstat adına verilen ödülü ikinci alışınız. Baykurt’un sizdeki yerini sormak istiyorum.

Fakir Baykurt’un benim yazın yolculuğumda çok özel bir yeri var. Seneler önce henüz ilk kitabı çıkmamış bir yazma sevdalısı iken bu yolculuğun meşakkatinden epeyce yorulmuş, yazdıklarımın bir karşılığı olup olmadığını sorguladığım bir döneme girmiştim. Öykülerim gönderdiğim mecralarda bir kara delik tarafından yutulup yok ediliyordu sanki. Gerekirse vazgeçmeli diye düşünüyordum. Tam o dönemlerde Fakir Baykurt Öykü Yarışması’na başvurdum. Aylar sonra “Uzun Düz Çizgiler” adlı öykümle ödüle değer görüldüğümü Feyza Hepçilingirler’in telefonuyla öğrendim. Devam etmem için bir işaretti bu ödül sanki. Alıntıladığınız yer de çok manidar geldi şu an. Onun edebiyatı ve onun adıyla anılmak bir meslektaşı olarak gurur vermişti bana. Yıllar sonra bu kez ikinci öykü kitabım olan “Civarda Kaybolanlar” yılın öykü kitabı seçildi. Artık Fakir Baykurt’la aramızda öyküleri aşan bir bağ olduğuna inanıyorum.

■ Gülten Akın’ın “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler” epigrafı ile açılan kitabınız Murakami’nin “Ama sonsuza kadar oturup yaralarımıza bakamayız” cümlesi ile kapanıyor. Birbirine sırtını yaslayan bu sözler üzerinden edebiyatın sağaltıcı gücünü konuşalım isterim.

Hem yazar hem okur tarafından baktığımda edebiyat bizi hakikaten sağaltıyor mu yoksa daha fazla dert sahibi mi yapıyor bilemiyorum. Yazmasam delirecektim noktasında mıyız yoksa yazarak mı deliriyoruz burası benim için bir soru işareti. Görünmeyi görmek, hikâyeye bakılmayan taraftan yaklaşabilmek, her öyküde, her kurmacada bir başkası olmak hem terzinin makasını yazmak hem de makasın terzisini yazmak, onları anlamaya çalışmak, tıkandığımızda uykulardan feragat etmek bizi hangi yöne yaslıyor tam olarak bilemiyorum. Sorunuz tam da kafamdaki bu ikilemin çıktısı aslında. Acı, keder, hüzün… Edebiyatın beslendiği en temel damarlar. Günün sonunda bu yolculuktan da vazgeçemiyorsak demek ki bize iyi gelen, belki bizim tam olarak nasıl iyi geldiğine dair idrakimizi aşan bir tarafı var. Ve ne olursa olsun ümidi hep içinde barındıran, bir çıkış noktasının olacağına inanan bir mizacım var. Bu durum yazılarıma da sirayet ediyor ister istemez. Kitabın kapanış öyküsü “Müjganlar Bilir” bu anlamda da bilinçli bir tercih. Umudun hep olduğunu ve oturup sonsuza dek yaralarımıza bakmak yerine güneye, ışığa gidebileceğimizi okura anlatıyor.

■ Kitabın ilk öyküsü “Suretler”de görülmeye, duyulmaya çalışan Perihan’ın çırpınışlarına tanık oluyoruz. Aynı öyküde mahallenin dilinde dolaşan hemşirenin yüzünü ikiye bölen yara izi meselesi var. Yaralar bedende iz bırakınca mı görülür hâle geliyor?

Öykünün ismiyle başlayabilirim sanırım. “Suretler”, yüz hâline gelememiş Perihan’ın hikâyesini anlatıyor. Var olamamış, belirsiz bir suretle bu hayatta kendine yer açmaya çalışan bir karakter. Görülmek, konuşulmak, beğenilmek, fark edilmek istiyor. Her insan gibi. Hepimiz bu insani ihtiyacı farklı biçimlerde gidermeye çalışıyoruz. Yazmak bile böyle bir ihtiyaçtan doğuyor belki de. Öykünün bir bölümünde şöyle bir cümle söylüyor Perihan; “Bir yüzün akla kazınmasının sırrı ya ışıl ışıl bir güzellikte ya da böyle bir surette gizliydi demek.” Yukarıda bahsettiğim bu insani ihtiyaçları nasıl gidereceğimiz bir seçim aslında. Yaralarımızla mı var olacağımız, yaralarımızı tamir ettiğimiz yerden mi? Hikâyelerimiz bu seçim ve vazgeçişlerimizle şekilleniyor bence. Yaralı olmak bizi mağlup da yapabilir galip de. 

‘Kaybolmanın farklı biçimleri’ 

■ Kitabın adı  “Civarda Kaybolanlar” bir öykü adı olmasa da öykülerin içeriğinin toplamı aslında.

Dediğiniz gibi hem ilk kitabım “Çizgide Bir Kukla”da hem de bu kitabımda genel teamülün dışına çıktım ve kitaba içerideki öykülerden birinin adını vermek istemedim. Bütün karakterleri aynı çatı altında toplayabilecek bir duygu bütünlüğü aradım her iki kitapta da. ‘Civarda Kaybolanlar’daki karakterlere baktığımızda hepsi kaybolmanın farklı biçimleri üzerine bir hayat yaşıyor. Kimisi fark edilmeyerek, kimisi bir sırrın altında ezilerek ya da bir ölümün müsebbibi olduğu için kayboluyor. Başkalarının yokluğu onların kaybolma biçimlerini oluşturuyor kimi zaman da. Anlamdan kayboluyorlar bir yerde. Bu karakterler büyük dertleri olan, dünyanın akışını değiştirecek idealleri ya da yaşamları olan karakterler değil. Kendi hâllerindeler. Dolayısıyla hikâyeler; karakterler kendi çemberlerinden çıkmadan, çok uzağa gidemeden yaşanıyor. Evlerinde ama evsizler, kalabalıkta ama görünmezler, mahallede ama aidiyetsizler diye bahsetmişti bir okur “Civarda Kaybolanlar” için. Anadolu’da bir tabir vardır “sıtkınan bakmak” diye, birileri onlara içtenlikle baksa, görmek için baksa görülebilecekler belki de.

 

yok

Author: Elif Şahin